Menü

Göz Gez Arpacık ve İran

Son günlerde dünya gündemine iyice oturan İran’la ilgili analize İranlı ünlü kemani Farid Farjad’ın muhteşem dinletisi “Robabeh Jan” ile konsantre olmaya çalışırken, uluslararası arenada ardı ardına patlayan İran’la ilgili haberler de analizimin rotasını belirliyordu.


Önce 11 Ocak’ta İranlı Nükleer fizikçi Mustafa Ahmedi Roşan, birçok meslektaşı gibi Tahran’da bir suikasta kurban gitti. Ardından alışılmışın dışında bir misilleme geldi. Hindistan ve Gürcistan’daki İsrailli diplomatlara karşı saldırı girişimleri gerçekleşti. Bu olaylar henüz sıcaklığını korurken Rusya, İsrail tarafından İran’a düzenlenmesi muhtemel bir saldırı için tarih verdi ve önümüzdeki yaz mevsimini işaret etti. Yerkürenin garp yakasından yankılanan İsrail aksanlı yoğun tehdit ve uyarılara aldırmayan İran, bu sırada nükleer yeteneğe doğru önemli bir adım daha attı ve % 20 oranında zenginleştirilmiş ilk yerli uranyumu reaktöre pompaladığını duyurdu. İran ve kendisine karşı oluşan İsrail eksenli Batı ittifakı arasında ısınan atmosfer, karşılıklı petrol restleşmeleriyle devam etti.


Nükleerden arındırılmış güvenli bölge oluşturma çabaları

Uzun süredir göz, gez, arpacık odağına yerleştirilmiş olan İran, aslında Ortadoğu’da uzun yıllardır hayata geçirilen bir güvenlik şeridi stratejisinin son halkalarından biri. Pergelin sivri ucunu İsrail’e konuşlandırıp Libya, Irak, İran ve Pakistan’a kadar vâsi bir coğrafyayı içine alan geniş bir daire çizdiğimizde; Ortadoğu’nun son 30 yıllık tarihinde İsrail için bir “ Nuclear Free Zone” yani nükleerden arındırılmış güvenli bir bölge oluşturulmaya çalışıldığını görürüz. 80’li yıllarda Muammer Kaddafi’nin başlattığı nükleer program İsrail ve Batılı ülkeler için bir kâbustu. BM’nin etkin ambargoları ve zaman zaman sıcak çatışmalara dönüşen gerilim dolu yılların ardından Libya, ABD ve İngiltere ile yürüttüğü 9 ay süreli gizli görüşmeler sonucunda, Aralık 2003’te tüm kimyasal, biyolojik ve nükleer silah programlarını durdurma ve silahlarını ortadan kaldırma kararı aldı. Libya artık devre dışıydı. Libya’nın ardından hedefe bu kez de Ortadoğu’da İsrail için diğer önemli bir tehdit kaynağı olan Irak ve Saddam rejimi oturtuldu. 2003 yılında Irak, Saddam rejiminin biyolojik ve kimyasal silah çalışmaları gerekçe gösterilerek bittiği iddia edilen ancak halen sürmekte olan işgale uğradı. Saddam idam edildi ve Irak, İsrail için tehdit olmaktan çıkarıldı. Irak’ın işgaliyle birlikte Amerikan güçleri körfez bölgesine de yerleşerek sıradaki hedef olan İran için mevzilenmeye başladılar.


Çembere alınıp kuşatılan İran

Körfez, Türkiye, Türk Cumhuriyetleri’ndeki üsleri ve askerî varlığına ilaveten, 2001 yılında Afganistan’a da yerleşen Amerikan ve koalisyon güçleri İran’ı tam bir çember içine alıp kuşatmış oldular. Afganistan işgalinin gerçek hedeflerinden birini de İran’ın arkadan kuşatılarak çemberin tamamlanması oluşturuyor. Nitekim Afganistan’ın işgaliyle birlikte İran’ın dokuları üzerinde zayıflatma ve tahribat çalışmaları başlatıldı. Bu yönde hayata geçirilen en etkin proje ise Cundullah örgütü oldu. CIA’nın Afganistan’daki terör laboratuarlarında üretilen terör örgütü, Pakistan’ın İran’a sınır otoritesiz (Kuzey Irak benzeri) Belucistan eyaletinde aktif hale getirildi. İranlı Sünnilerin haklarını savundukları gerekçesiyle İran’daki Şii camilere canlı bombalarla intihar saldırıları düzenleyen örgüt, İran’da Şii-Sünni tabanlı bir mezhep çatışmasını körükledi ancak bunda şu ana kadar başarılı olamadı. İran’ın dokuları, bir yandan mezhep tabanlı Cundullah ve etnik Kürt tabanlı ayrılıkçı PJAK ile tahrip edilip kaosa itilirken, diğer yandan da Mossad ajanları ülke içerisinde aktif ve etkin operasyonlar düzenlemeye başladı. İranlı nükleer fizikçiler kısa aralıklarla düzenlenen kusursuz suikastlarla tek tek ortadan kaldırılıyor. İran’da gerçekleşen seçim süreçleri de, gizli servisler tarafından provokasyon ve kaos ortamları oluşturmak için uygun zemin hazırlıyor. Nitekim 2009 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Musavi önderliğindeki reform yanlısı muhalefet, seçim sonuçlarını protesto etmiş ve kurgulanan siyasi kaostan yeşil bir devrim çıkartılmaya çalışılmıştı. İran içlerinde başlayıp dışa doğru genişleyen bu operasyonların son halkasını ise BM baskısı oluşturuyor.


Petrol, Çin ve Rusya kalkanı

Peki, İsrail ve ABD eksenli Batı’nın İran’a yönelik kuşatma, zayıflatma ve etkisizleştirme operasyonları bu şekilde devam ederken, İran cephesinde bu operasyonlara karşı nasıl bir savunma, reaksiyon ve misilleme söz konusu? İran bu yönde elini son derece güçlü tutuyor. İran’ı Batılı müttefiklerin tüm bu operasyonlarına rağmen güçlü kılan en etkin silah ise sahip olduğu nükleer kazanımlar değil tahmin edilebileceği gibi petrol. İran tüm savunma stratejilerini petrol üzerine kuruyor. Dünyanın 3. büyük petrol rezervine sahip olan İran, OPEC’in ikinci büyük petrol üreticisi ve petrol fiyatlarını belirleyen ender ülkelerden biri. İran petrol silahını üzerine saldırmaya çalışan sırtlanlara karşı ateşten meşale gibi kullanarak saldırı girişimlerini etkisizleştiriyor. Batı ittifakının attığı her karşı adımda petrol fiyatlarını dalgalandırarak borsaları sarsabiliyor ve etkinin sadece hedef ülkeler tarafından değil tüm dünya ülkeleri tarafından hissedilmesini sağlayarak Batı ittifakı karşıtı bir antipati de oluşturuyor. Petrol silahını düşmanları üzerinde bir kamçı gibi kullanmasının yanı sıra İran, kendi müttefiklerini de yine petrolün gücü ile oluşturuyor. İran’ın Batı ittifakına karşı en büyük destekçisi ve müttefiki Çin. İran ve Çin arasında imzalanan 25 yıl süreli 100 milyar dolarlık petrol anlaşması petrolün İran’ın savunma stratejilerinde ne denli bir güç teşkil ettiğinin göstergesi. Çin, 100 milyar dolarlık petrol ithalatının karşılığını ise BM ve Batılı ülkelerinin ambargosuna maruz kalan İran’ın ihtiyaç duyduğu silah ya da malzemeleri sağlayarak ödüyor. İran’la Çin arasındaki ticaret hacmi bundan 10 yıl öncesine kadar 400 milyon dolar seviyesinde seyrederken 2011 yılı sonu itibariyle 30 milyar dolar seviyesine yükselmiş durumda. Çin’in İran enerjisini Orta Asya ve Hindistan üzerinden doğuya taşımak gibi projeler içerisinde olduğunu da görüyoruz. Ayrıca bir BM Güvenlik Konseyi üyesi olan Çin, veto gücüyle BM’de İran’a karşı çıkarılan yaptırımları da yumuşatarak etkisizleştiriyor.


Şanghay İşbirliği Örgütü, İran için bir güvenlik şemsiyesi

İran-Çin ilişkilerini perçinleyen ve İran’ı Batı ittifakına karşı daha da güçlendiren bir diğer stratejik kazanım ise, Batı bloğuna karşı Çin önderliğinde Rusya ile birlikte 2001 yılında oluşturulan Şanghay İşbirliği Örgütü içindeki gözlemci ülke statüsü. Rusya ve Çin, hem Şangay İşbirliği Örgütü hem de BM Güvenlik Konseyi’nde İran için adeta bir güvenlik şemsiyesi rolü oynuyorlar. Bir bakıma ABD’nin İsrail için Ortadoğu’da oluşturmaya çalıştığı güvenlik şeridini, Çin ve Rusya BM ve Şanghay İşbirliği Örgütü ile İran için oluşturuyor. Çin kadar olmasa da Rusya, İran – ABD gerginliğiyle semizleşip kazançlı çıkan diğer bir ülke. Rusya başta silah satışı ve enerji olmak üzere İran’la ciddi ekonomik alışveriş içerisinde. Ancak Rusya’nın İran’a ilişkin tek kaygısı ekonomik değil. İran’ın vurularak devre dışı bırakılması ve Batı yanlısı bir yönetimin başa getirilmesi, ABD’nin Rusya sanırlarına iyice yerleşmesi demek ki, bu durum Rusya açısından ciddi bir güvenlik zafiyeti anlamına gelir. O nedenledir ki Rusya, sık aralıklarla İran’a karşı girişilecek bir saldırının bölgesel bir savaşa yol açarak uluslararası ilişkiler dengesini bozacağı yönünde İsrail’i uyarıyor.


İran’ın geliştirmekte olduğu yerli savunma programı, İran coğrafyasının zorluğu, İran’ın toplumsal yapısı, Çin ve Rusya faktörü göz önünde bulundurulduğunda İsrail ve ABD’nin İran’a karşı açık bir savaşa girişmesi oldukça zor. Bu açıdan bakıldığında İsrail ve ABD’nin İran’da suikastlar, Cundullah ve PJAK üzerinden etnik, siyasi ve mezhep tabanlı kaos iklimi oluşturma çabalarının ötesine geçmesi mümkün görünmüyor. Aslına bakarsanız İran düşmanlığı başta ABD olmak üzere Batı âlemini zayıflatırken, Rusya ve Çin’i güçlendiriyor. Birileri artık ABD kamuoyuna körü körüne izlenen koşulsuz İsrail yanlısı politikaların Amerikan menfaatlerine hizmet etmediğini anlatmalı.


İran’ın Türkiye ve Arap Baharı fobisi

İran, bir yandan ABD ve İsrail’in düşmanca adımlarını kollarken diğer yandan da Ortadoğu’daki dönüşüm sürecinin nabzını tutmak zorunda. Arap Baharı’nın İran’ın işlerini daha da güçleştirdiğini söylemek sanırım yanlış olmaz. Ortadoğu’da esmekte olan yeni iklim, birçok açıdan İran’ın aleyhine işliyor ve İran için önemli kayıplar getirecek. Her şeyden önce İran, Suriye’nin de düşmesi durumunda Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden İsrail sınırına kadar uzanan Şii bağını kaybedecek ve İsrail’in sırtında şaklattığı Hizbullah kamçısını elinden düşürecek. Hizbullah’la bağlantısının kopması İran’ın İsrail’e karşı stratejik anlamda büyük bir kayba uğraması anlamına geliyor. Ortadoğu’da dengeler önemli ölçüde değişecek. Hizbullah İsrail’e karşı kendini daha yalnız bulacak. İran’ı tedirgin eden diğer bir nokta ise Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. İran başta İsrail ve ABD olmak üzere Batı’ya meydan okuyan ve diklenen bir ülke olması hasebiyle Şiilik dezavantajına rağmen Arap dünyasında sempati toplayan bir konuma sahipti. Şimdi ise İsrail’e kafa tutan ve sınırları aşan liderlik gücüyle bir Türkiye var. İran’ı bölgesinde düşündüren bir başka nokta ise Arap Baharı ile birlikte Ortadoğu’daki nüfuz gücünü kaybediyor olması. Ve çok daha önemlisi oluşan boşluğun hızla Türkiye’nin nüfuz gücüyle doluyor olması. Oluşmakta olan yeni Ortadoğu, Şii İran yerine Sünni Türkiye’ye daha yakınlık ve sempati duyuyor. Diğer bir deyişle Ortadoğu’da İran out, Türkiye in.


İran “Özgürlük Pandemisi”ne hazır olmalı

İran’ın Arap Baharı’nın pandemik özelliğinden kendini koruyabilmesi için bir açılım aşısı geliştirmesi oldukça önemli. Bundan 15 yıl kadar önce bir İran analizi için Tahran sokaklarını adımlarken, zihnimden halen silinmeyen ve bendeki İran imajını şekillendiren bir manzara ile karşılaşmıştım. 7-8 yaşlarında bir kız çocuğunun evlerinin kapısından başını usulca dışarı doğru çıkarıp, sağa sola baktıktan sonra hızla dışarı çıkıp sokaktaki çöp bidonuna çöpü attığına, aynı hız ve korkuyla evden içeri daldığına şahit olmuştum. Kız çocuğunun başı açıktı ve başını kapıdan dışarı çıkararak caddede devrim muhafızları olup olmadığını kontrol ediyordu. O gün İran’da bir korku kültürünün hâkim olduğunu hissetmiş ve üzülmüştüm. İslamî kurallar sevgiyle değil korkuyla hâkim kılınmaya çalışılıyordu. Aynı üzüntüyü otobüsümüz İran sınırından Türkiye’ye geçer geçmez üzerlerindeki çarşafları atan İranlı kadınları gördüğümde de hissetmiştim. Özgürlük Pandemisi İran’ın içlerine er ya da geç sirayet edecek. İran, Suriye yanlışına düşmeden açılım paketleri hazırlamak ve halkının özgürlük taleplerini maksimum ölçüde karşılamak durumunda. Hiç gözünü kırpmadan kendi çocuklarının beynini patlatan zalim Esad rejimini desteklemesi İran’ın asla menfaatlerine değil. Çözüm; Müslüman kanı akıtan zalim bir rejimi desteklemek değil, bu rejimin Suriye’yi taşıdığı noktayı görüp bundan ders almak. Bir yanda İsrail ve ABD eksenli Batı âleminin tehdit ve baskıları, diğer yanda Arap Baharı’nın bulaşıcı ve karşı konulamaz etkisi İran’ı biraz daha doğuya itmiş gibi görünüyor. Peki, İran, bu türbülanslı süreci Çin ve Rusya’nın açtığı güvenlik şeridinde kayıpsız atlatabilecek mi? İlerleyen süreçte hep birlikte izliyor olacağız…

Kategoriler:
Makale

Yorumlar

    Henüz Yorum Yapılmamıştır.

Yorum Yaz Mail Adresiniz Yayınlanmayacaktır.