Menü

Hindistan bombalanırken vurulan Pakistan

PAKİSTAN Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki öğrencilik işlerimi tamamlamak üzere Karaçi’den İslamabad’a doğru yola çıkalı henüz birkaç saat olmuştu. Pakistan yapımı, amortisörsüz ve rengarenk otobüslerle, İngilizlerden kalma yok olmaya yüz tutmuş yarı çöl yollarda 33 saat sürecek yolculuk gözümde büyüyordu. Yolculuğun üçüncü saatine yaklaşırken bedenimi hücre hücre işgale başlayan sıtma mikrobu, bana yaşamımın en korkunç yolculuğunu yaşatmaya hazırlanıyordu.


Otobüs, gecenin ışıl ışıl karanlığında hoplaya zıplaya ilerlerken bünyem tümüyle sıtmaya teslim olmuştu. Ateşler içinde kendimi İslamabad’da üniversitede okuyan arkadaşların kaldığı yurda attığımda neredeyse kendimde değildim. Alelacele çağrılan doktor ilk kontrollerini yaptıktan sonra sıtmaya yakalandığımı belirterek gerekli tedaviye hemen başlamamı istedi. Adını hatırlayamadığım ama saygıyla andığım bu doktor, Afganistan’da süren savaşta Afgan savaşçılara sıhhiye hizmeti vermek için Cezayir’den gelmiş gencecik pırıl pırıl bir insandı. Afgan savaşının sona ermesiyle birlikte tekrar Cezayir’e, ailesinin ve sevdiklerinin yanına dönmek istediğinde, İslami Kurtuluş Cephesi (FIS)’nin seçim zaferini geçersiz sayıp yönetime el koyan cunta onu Cezayir’e sokmamıştı. Kullanılıyorlar mı? Afganistan’ı özgürlüğe kavuşturduğunu düşünen bu şekilde binlerce ‘kutsal savaşçı’ ülkeleri tarafından kabul edilmedi.


Afganistan’ı özgürlüğe kavuşturmanın bedelini kendi özgürlükleriyle ödediler. Ülkelerine dönebilen az sayıda savaşçı ise kendi ülkelerinde toplumsal hayattan soyutlanarak birer terörist muamelesi görmeye başladılar. Kahramanlara yakışır bir karşılama beklerken toplumdan dışlanan bu ‘kutsal savaşçılar’, kendilerini daha özgür ve onurlu hissettikleri Afganistan’a ve Pakistan’ın devlet otoritesinden yoksun olan bugünkü Weziristan bölgesine yerleştiler.


Yaşama dair onları eski günlerine, sosyal hayatlarına döndürecek hiçbir seçenek sunulmayınca kendileri için tek yaşam biçimi olan ‘Allah uğrunda savaşı’ seçmek zorunda bırakıldılar. Bu uğurda onları motive etmek hiç de zor olmadı. Afganistan özgürlüğe kavuşturulmuş olabilirdi ama Müslüman coğrafyalar, Keşmir, Filistin, Bosna, Çeçenistan hala işgal altındaydı. Bu motivasyon onları zinde ve diri tuttu. Oysa bugün dünyayı kasıp kavurduğu söylenen bu kutsal savaşçılar eğer Afgan savaşı sonrası ülkelerine kabul edilmiş olsalardı, rehabilite edilerek toplumsal yaşama yeniden katılımları sağlanabilseydi Mumbai Taç


Mahal Otel’de, Kafe Leopold da Colaba’da yaşam bugün normal seyrinde devam ediyor olacaktı. Yeryüzünde güç dengelerini kontrol altında tutmak isteyen ‘derin odaklar’, kurguladıkları senaryolarla ‘kutsal savaşçılar’ın bu karşı konulması güç savaşçı ruhlarından yararlandılar ve ‘kutsal ordular’ kurdular. Önce, farklı fraksiyonlara bölüp kendi aralarında çatıştırarak Afganistan’da kurulması muhtemel bir İslam devletinin önüne geçtiler. Sonra Afganistan ve Pakistan merkezli geniş bir otorite boşluğu yarattılar ve otoriteden yoksun bu geniş coğrafyayı bir terör laboratuarına dönüştürdüler. Bölgenin etnik, din, dil, mezhep çeşitliliği, her türden marjinal örgütler yaratmak için birebirdi. Normal yaşamlarına dönmeleri engellenen ve bölgeye yeniden dönmekten başka seçenek bırakılmayan Afganistan savaşının son derece deneyimli ‘kutsal savaşçılar’ı artık bu korkunç laboratuarların değerli birer kobayıydılar.


Başlarına ‘İslam’, sonlarına ‘mücahid’ ifadeleri eklenerek ambalajlandılar. Sınıflara ayrıldılar, kimi ‘şehadetle’ motive edilerek canlı bombalara dönüştürüldü ve masum kalabalıkların içlerine salındı. Kiminden suikastçı, kiminden gerilla yaratıldı. Parlamento binaları, ticaret merkezleri, yatırımlar, ibadethaneler, oteller, turizm noktaları onlarla vuruldu. ‘Kutsal ordular’ kentlere umulmadık baskınlar düzenledir. ‘Kutsal savaşçılar’ Yeryüzündeki güç dengelerini düzenleyen ve bölgeye yerleşmek isteyen güç odakları tarafından farkında olmadan piyon ve paravan eylem örgütleri olarak kullanıldılar. Devletler onlarla zayıflatıldı, ekonomiler onlarla çökertildi, rejimler değiştirildi, toplum psikolojileri onların saldığı korku kasırgalarıyla derin travmalara maruz bırakıldı.


Güney Asya’nın ‘kutsal ordu’larını finanse etmek de güç değildi. Otorite boşluğu yaratılan bölge, dünya uyuşturucu üretiminin yüzde 95’ini tek başına karşılar hale getirildi. Afganistan’ın güneyindeki geniş haşhaş tarlaları, 2001 yılından bu yana süren NATO işgali, Koalisyon Güçleri ve ISAF’ın varlığına rağmen her geçen sene aratarak genişledi. Köy mescitlerin bahçelerinde bile haşhaş ekildi, uyuşturucu üretimi yapıldı. Böylelikle ‘kutsal ordu’ların finansmanı da sorun yaşanmaksızın yine bölgeden kolayca halledildi.


Büyük güçler, gizli planlar Öyle ki bölge dışında farklı coğrafya ve ülkeleri tüketmek için üretilmiş PKK gibi örgütler bile bu uyuşturucu trafiğiyle beslendi. Afganistan’daki uyuşturucu trafiğinin başındaki isimler arasında Afganistan’ın Cumhurbaşkanı Hamit Karzai’nin deşifre olan kardeşinin yer alması bir tesadüf olmasa gerek. Dünyayı ve kaynaklarını kendi menfaatleri doğrultusunda şekillendirmek ve yönetmek isteyen güç odakları Allah yolunda savaştıklarını düşünen ‘kutsal ordular’ı balans ayarları için alyans anahtarı gibi kullandılar. Kimi projeleri ise ‘kutsal ordu’ kisvesi ve süslemeleriyle kendi yarattıkları paravan örgütlerle hayata geçirdiler. ‘Kutsal ordular’ sayesinde bir taşla birçok kuş vuruluyordu.


Bir yandan estirilen terör kasırgaları ile İslam ve Müslümanlar üzerinde psikolojik baskılar yaratılırken, diğer yandan hedef ülkeler vurularak zayıflatılıyor dengeler istenilen biçimde şekillendiriliyordu. Kurt puslu havaları severdi ve kaos en uygun sömürü ortamlarıydı. Bir yanda bunlar yaşanırken diğer yanda Hindistan, gelişen demokrasisine paralel yüzde 9’lara varan büyüme hızı, Batı’nın zengin ve üstün teknoloji kurumlarında çalışan Hintli beyin göçünün Hindistan’a teknoloji ve knowhow olarak geri dönüşü, nükleer yeteneklerinin yanı sıra uzay çalışmaları ile sadece Güney Asya’nın değil Doğu’nun da parlayan yıldızıydı. Güç artık Batı medeniyetinden Doğu medeniyetine doğru kayıyor, fakirliği ve yokluğu kanıksamış Doğu toplumları üretmeden tüketen Batı toplumlarına üstünlük sağlamaya başlıyordu.


Bölgedeki diğer önemli bir tehdit ve güç ise 80’li yıllarda dünyanın gözü Afgan savaşına odaklanmışken Doğu uyanıklığıyla haddi olmadan nükleer yeteneği elde etmiş tek Müslüman ülke olan Pakistan’dı.Üstelik kuruldukları günden bu yana Keşmir sorunu nedeniyle sürekli gerilim politikası izleyen Güney Asya’nın bu önemli iki gücü son zamanlarda birbirlerine karşı oldukça ılımlı idiler. Ekonomik travma Tüm bunlar yetmezmiş gibi Güney Asya’nın ve Hindistan’ın gelişimine ivme kazandıracak önemli projelerden biri için hazırlıklar yapılıyordu. Bir enerji koridoru haline gelen Türkiye’den başlayarak, Kızıldeniz üzerinden petrol ve likit enerjinin Hindistan’a transferi bölgeyi canlandıracak olması bakımından oldukça önemliydi. Kimileri için oldukça ürkütücü olan tüm bu gelişmeler, kabul edilemezdi ve şok bir müdahale gerektiriyordu. Oluşan bu güç odağının merkezine ince ve derin bir darbe indirilmeli, bir taşla üç beş kuş birden vurulmalıydı.


Ve proje uygulamaya konuldu. Kutsal ordu ambalajlı ‘Deccan Mücahidin’ adında paravan bir örgüt oluşturuldu ve darbenin en yıkıcı olacağı hedef belirlendi; Hindistan’ın finans ve ticari başkenti Mumbai. Baskınla kimi çevrelere direkt ve özel mesajlar verilecekti. Ticari noktalar vurularak, Hindistan’a yatırım amaçlayan yatırımcılara, oteller, kafeler vurularak, yabancılar arasında pasaport kontrolleri yaparak turistlere ve kenti üç gün boyunca teslim alarak dünya kamuoyuna uyarı mesajları verildi. Baskından beş gün önce Hindistan’da üst düzey temaslarda bulunan ve yatırım anlaşmaları yapan Türk iş adamlarının şu anki psikolojisini düşünebiliyor musunuz? Üç gün süren baskınla Hindistan ekonomisinin aldığı yara ilerleyen süreçte artçı şoklarla bir travmaya dönüşecek.


İlk kuş bu şekilde vurulmuş oldu. Gandhi yaşasaydı… İkinci kuş ise uzun süredir elindeki nükleer silahlarla derin güç odaklarını tedirgin eden Pakistan’dı. Saldırıyı gerçekleştiren gurubun Pakistan üzerinden Mumbai’ye geçmesi hassas olan iki ülke ilişkilerinin alarma geçmesi için yeterliydi. Senaryo gereği sağ kalan tek teröristin yaptığı açıklamalar, iki ülke arasında korkunç bir savaşın fitillerini ateşleyecek nitelikte; ‘Pakistan’dan geldik. 5 bin kişiyi öldürmeyi hedefliyorduk.’ Bu şekilde, iyileşmeye yüz tutan Pakistan ve Hindistan ilişkilerine de darbe vurularak bölgedeki gerilim en üst seviyeye çıkarıldı. Hindistan ve Pakistan çatışmasıyla iki testi birbirine vurularak kırılmak isteniyor. İki ülke arasında artan gerilimle birlikte bu kuş da şimdilik vurulmuş görünüyor.


Mumbai baskını ile vurulan üçüncü önemli kuş ise ilerleyen günlerde gündeme gelecek. Kendi içindeki radikal unsurları diğer bir deyişle ‘kutsal ordular’ı kontrol edemediği ve nükleer silahların bu unsuların eline geçebileceği bahanesiyle Pakistan, köşeye sıkıştırılarak nükleer silahları pazarlık konusu haline getirilecek. İslam aleminin nükleer silahlara sahip tek ülkesi Pakistan, bu baskından en çok zarar görecek ülkelerden biri. Bu şekilde Güney Asya’nın kutsal orduları bir projeyi daha başarıyla uygulamış ve kendilerine biçilen rolü farkında olarak ya da olmayarak oynamış görünüyorlar.


Hindistan ve Pakistan bu baskını, krizin yarattığı bir fırsat bilip daha da yakınlaşarak ve aralarındaki başta Keşmir olmak üzere sınır ve etnik sorunlarını çözme yoluna girerek bu oyunu bozmalıdırlar. Hindistan’ın özgürlüğünün altında yatan dürtü ve inanç da bu değil midir? Gandhi önderliğinde kafalarında kırılan sopalara, göğüslerine sıkılan kurşunlara rağmen şiddete karşı pasif ve barışçıl direnişle özgürleşen Hindistan, aynı ruhla teröre de teslim olmamalıdır.


Star Gazetesi

Kategoriler:
Makale

Yorumlar

    Henüz Yorum Yapılmamıştır.

Yorum Yaz Mail Adresiniz Yayınlanmayacaktır.