Menü

Metal Yorgunu Uluslararası Örgütler

Geçtiğimiz Kasım ayının karlı bir Paris öğlesi. Merkezi Paris’te bulunan UNESCO’nun Les Invalides ve Eyfel manzaralı restoranında Türkiye’nin UNESCO nezdindeki Daimi Temsilcisi, deneyimli Büyükelçimiz Gürcan Türkoğlu Bey’in misafiriyiz. Batı Avrupa Birliği (BAB) ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) toplantıları için bulunduğumuz Fransa’da, toplantıların son günü İstanbul milletvekillerimiz Lokman Ayva Bey ve Nursuna Memecan Hanımefendi ile birlikte değerli büyükelçimizi ziyaret edip UNESCO’yu yakından tanıyalım istedik. Son derece sıcak bir ortamda geçen sohbetin ortalarına doğru Gürcan Bey’e dönerek; “Sayın büyükelçim, bilmiyorum bana katılacak mısınız? Uluslararası örgütlerin metabolizmalarının ciddi bir şekilde zayıfladığını, batı toplumları gibi yaşlanma sürecine girdiklerini ve metal yorgunluğu yaşadıklarını gözlemliyor ve hissediyorum.” dedim. “Kesinlikle” diyerek söze başlayan büyükelçi “Aynı açmaz bugün UNESCO’nun da temel problemi ve UNESCO bunun için çözüm arayışı içerisinde. Kurulduğunda otuz binlerde olan çalışan sayısı şimdi sadece bin civarına düşmüş durumda.” Şeklinde devam etti sözlerine.


Sayın büyükelçiden aldığım cevap beni şaşırtmayan, beklediğim bir cevaptı. UNESCO merkezine gelmeden önce katıldığımız BAB toplantısı, 1948 yılında kurulan güvenlik ve savunma nitelikli örgütün faaliyetlerine son veren tarihi bir veda toplantısıydı. Teşbihte hata yoksa BAB’ın cenaze törenine katılmışta gelmiştik az önce. BAB’ın yerine Avrupa yeni bir savunma ve güvenlik örgütü oluşturmaya çalışıyor. 2009 yılında yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması, Avrupa için her anlamda bir reform niteliğinde. Bu anlaşmaya göre Avrupa, Common Security and Defence Policy (CSDP), Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası’nı (OGSP) hayata geçirmeye çalışıyor. Ancak OGSP’nin önünde duran çok önemli iki sorun var. Birincisi söz konusu oluşum için kimse elini cebine atmak istemiyor. İkincisi ise kimse bu ortak savunma politikası için asker vermeye yanaşmıyor.


Arayış içerisinde olan diğer bir Batı platformu ise 1949 yılında kurulan AKPM. Kasım ayında Antalya’da toplanan AKPM özel komisyonu, asamblenin usul yönünden işlerlik ve politik yönden etkileyicilik kazanmasına yönelik reform önerilerini ele alarak, AKPM üzerindeki metal yorgunluğunu atmak ve güçlendirmek çabası içerisine girdi. Komisyon tarafından hazırlanan reform paketi AKPM’nin Ocak 2011 oturumunda görüşülecek.


Birleşmiş Milletler (BM) ise metabolizma zayıflığı ve refleks yavaşlığı herkesçe belirgin bir şekilde görülen en büyük uluslararası örgüt. 2. Dünya Savaşı sonrası yeryüzünde savaşları engelleyip, barış ve istikrarın tesisi için oluşturulan BM, ilerleyen süreçte haklıların değil başını ABD ve İsrail’in çektiği güçlülerin güdümüne girdi. Söz konusu güdümlenme bir yandan BM’nin güvenirliliğini ortadan kaldırırken, diğer yandan da uluslararası arenadaki etkinliğini ve yaptırım gücünü nerdeyse sıfırladı. ABD’nin menfaatleri doğrultusunda Irak, Afganistan gibi Müslüman coğrafyalara açılan savaşlara referans olan BM, Müslümanların zulüm gördüğü, soykırıma uğradığı Bosna, Gazze ve Keşmir meselelerinde ise adeta üç maymunu oynadı. BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un barış arayışları için Tel Aviv’de bulunduğu sırada Gazze BM binasının İsrail tarafından bombalanması, BM itibarının hangi seviyelere düştüğünün somut bir göstergesiydi. BM yeryüzünde savaşları engellemek şöyle dursun savaş açmak için Batılı güçler tarafından kullanılan bir enstrüman haline geldi.


BM’de bunlar yaşanırken BM’nin UNESCO gibi önemli yapı taşlarından biri olan Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2009 yılında tarihinin en ciddi itibar sorununu yaşadı. WHO’nun domuz gribini bilinçli bir şekilde abartarak aşı firmalarının haksız kazanç elde etmelerini sağladığı ve bir takım aşı firmalarıyla menfaat ilişkilerinin bulunduğu yönündeki iddialar, WHO’nun kredibilitesine ağır bir darbe indirdi. Toplantılarını bizzat benim de katılarak izlediğim AKPM Sosyal ve Sağlık Komisyonu’nun Alman üyesi Dr. Wolfgang Wodarg tarafından hazırlanan bir önerge ile WHO’dan bir temsilcinin çağrılarak konuyla ilgili dinlenmesine karar verildi. Bu karar, AKPM’nin WHO’ya olan güvenini sorguladığı anlamına geliyordu. Uluslararası basının da yoğun ilgi gösterdiği toplantıda WHO temsilcisi Dr. Fukuda’nın gelen sorular karşısında nasıl zor durumda kaldığına ve WHO’nun domuz gribi uyarılarını biraz abartılmış olabileceği konusundaki itirafına bizzat şahit olmuştum.


NATO da bir başka arayış içerisinde. Komünist bloğun çökmesi ve soğuk savaş döneminin sona ermesinin ardından boşluğa düşen NATO, bir süredir Afganistan’la oyalanıyor olsa da varlığını anlamlandıracak yeni bir düşman arayışı içerisinde görünüyor. Füze kalkanı projesi aslında İran, Pakistan, Hindistan ve Kuzey Kore’yi içine alan NATO’nun “zorlama ve yakıştırma” bir doğu tehdidi yaratma çabalarının sonucu. Varlığını anlamlandırmak ve gerekçelendirmek için gösterilen bu yakıştırma çabaları aslında NATO’nun soğuk savaş yıllarındaki misyonunu kaybettiğini ve bir kimlik sorunu yaşadığını gösteriyor.


Yarım asır önce Batının menfaatlerini korumak için oluşturulan uluslararası örgütlerin psikolojik ve biyolojik anlamda yaşlılık sürecine girdikleri ve hayata tutunmak için kendilerini rehabilitasyona soktuklarını görüyoruz. Söz konusu uluslararası örgütlerin bir kısmı BAB gibi ömrünü tamamlayıp kapanırken BM, NATO ve AKPM gibi önemli bir kısmı da reform arayışları içerisindeler. Ancak ABD ve Batılı ülkelerin içinde bulunduğu ekonomik ve biyolojik durgunluk söz konusu reform ve rehabilitasyon arayışlarının ne ölçüde işe yarayacağı konusunda oldukça düşündürücü. Bu süreci düşündürücü ve ümitsiz kılan husus ise, rahatsızlıklarla ilgili konulan teşhislerin ne denli doğru teşhisler olup olmadığı noktası. Çünkü; Batılı uluslararası örgütlerin karşı karşıya bulunduğu metal yorgunluğu ve metabolizma zayıflığının batılılar tarafından hala fark edilmeyen en önemli nedeni bu örgütlerin doku ve genlerinde ‘değerler kültürünün’ bulunmuyor olması. Diğer bir deyişle aslında sorun bu örgütlerin hilkatinde yatıyor. Bırakın dünya toplumlarının değerlerini, kendi değerlerini dahi hiçe sayarak sadece materyalist ve maddeci bir anlayışla beslenen Batı toplumları ve kurdukları örgütler, doğal bir yaşlanma ve zeval süreci yaşadıklarının farkında değiller.


Güç Dengeleri Yer Değiştiriyor

Yerküre’nin Batı yakası toplumsal ve kurumsal anlamda metal yorgunluğu, refleks ve metabolizma zayıflığı ile boğuşurken Doğu yakasında toplumsal ve ekonomik anlamda bir dinamizmin var olduğunu görüyoruz. Terazinin Batı kefesi alçalırken Doğu kefesi yükseliyor ve küresel dengeleri yeniden şekillendirecek önemli gelişmeler yaşanıyor. Güç ve zenginliğin batıdan doğuya doğru başlayan göçü dengeleri yerinden oynatıyor. Özellikle Avrupa toplumu yaşlanmanın yanı sıra son derece tembel ve rahatına düşkün bir toplum haline gelmiş. Ürettiğinden daha fazlasını tüketen, Yunanistan, İrlanda ve Portekiz gibi ülkelerin ekonomileri Avrupa ekonomisinde soğuk rüzgarlar estiriyor. Kıtanın en güçlü ekonomisine sahip olan Almanya, Euro’dan çekilebileceği yönünde imalarda bulunarak, kıtasal bir iktisadi buhrana karşı kendini müemmen hale getirmenin hesaplarını yapıyor.


Doğu alemi ise kanıksanmış fakirlik içinde geliştirdiği kanaatkar ve tasarrufçu bir yaşam biçimi ile krizlere karşı dirençli ve dinamik bir yapıya sahip. Çok daha önemlisi materyalist kültür rahatına düşkün bir toplum yaratarak Batı toplumlarındaki dinamizmi ve değerleri çürütürken, değerler kültürü ile yaşam süren doğu toplumlarının motivasyon ve dinamizmi arttı. Batı alemine genel anlamda bakıldığında bir duraklama döneminin arifesinde oldukları görülüyor. Bu duraklama iklimi, sadece iktisadi bakımdan değil Batı için güvenlik, kültürel ve sosyal açıdan yaşamsal değerler taşıyan uluslararası örgütler üzerinde de karamsar bir hava estiriyor.


Yeryüzüne 100 yıldır hükmeden Batı menşeli kurulu düzen artık işlemez hale gelirken değişim kaçınılmaz görünüyor. Şimdi karşımızda duran soru Batı alemini bekleyen bu fetret döneminde Doğu alemin ne tür açılımlar yapıp alternatifler sunabileceği sorusu.


İKÖ Yakın Geleceğe Hazırlanmalı

1960’lı yılların sonlarına doğru İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ) kuruluş aşamaları sürerken, Batı alemi büyük bir tedirginlik içine girmişti. Güç bela darmadağın hale getirilen İslam Dünyasının İKÖ ile yeniden toparlanacağı korkusu Batılı ülkeleri harekete geçirdi ve İKÖ’ye karşı büyük bir mukavemet oluştu. Batılı ülkelerin taşıdığı kaygılar, İKÖ’ye siyasi ve askeri karakter yerine ekonomik hüviyet giydirilerek giderildi. Kurulduğu 1967 yılından bu yana uluslararası arenada İslam Aleminin haklarını koruyacak bir yaptırım gücü ve inisiyatife sahip olamasa da, geride kalan zaman zarfında İKÖ’nün Batılı çevrelerce hazım ve kanıksanma süreci aşılmış oldu.


Batı ve Doğu kefesinde değişen güç dengeleri ve konjonktür, İKÖ’yü yakın geleceğe göre yeniden yapılanma konusunda zorlayacaktır. Batılı uluslararası örgütlerin uğradıkları zeval, içine düştükleri yorgunluk ve yaşlılık İKÖ için fırsatlar sunmaktadır. İKÖ’nün değişmekte olan Batı-Doğu dengeleri ve Batı’dan Doğu’ya başlayacak olan güç göçünün sunacağı fırsatları iyi okuması ve değerlendirmesi önemlidir.


Bu noktadan hareketle İKÖ, üye ülkeler arasındaki siyasi ve ekonomik sınırları sorgulamaya başlamalı ve sınırları olmayan bir İslam coğrafyası formüle etme cihetinde siyasi, iktisadi ve kültürel altyapı çalışmalarını başlatmalıdır. Sınırsız İslam coğrafyasına doğru atılacak ilk adım, Müslümanların bir asırdan buyana şuur altlarına çizilen sınırları silmeye ve şuuraltı temizliğine yönelik olmalıdır.


İKÖ Müslüman coğrafyalarında yaşanan sorunların çözümüne yönelik de sorumluluk üstlenmelidir. Afganistan’da 10. yılını dolduran işgale ve derinleşen çözümsüzlüğe rağmen, Batılıların her ay bir yenisini açıkladıkları çözümden uzak stratejilerine karşı tek bir çözüm stratejisi sunamamış olması, kabul edilir bir durum değildir. İKÖ, Afganistan ve benzeri Müslüman mahalle sorunlarını çözüme yönelik bir yapı oluşturmalıdır. İKÖ Barış Gücü’nün mutlaka oluşturularak gerekli sıcak noktalara konuşlandırılması cihetinde zihinsel ve fiziksel altyapı çalışmaları yapılmalıdır.


İKÖ’nün bulunduğumuz asır içerisinde etkin ve itibar sahibi bir uluslararası örgüt hüviyetine kavuşabilmesi için atması gereken diğer önemli bir adım da bireysel ve devletlerarası anlaşmazlıkları karara bağlayacak adil bir mahkeme sistemini kurmasıdır. Yeryüzünde savaş ve çatışmaları önleyip barışı tesis edebilecek tek sistem, herkes için eşit ve adil yaşam fırsatı sunacak bir adalet sistemidir.

Yeryüzünde gücü bir asırdan bu yana elinde bulunduran ve dünya politikalarına yön veren Batı Medeniyeti hakkı değil gücü referans alarak hüküm sürdüğü için uluslararası toplum bugün bir sistem bunalımıyla karşı karşıya. İnsanlığa barış, huzur ve bir arada yaşama kültürü sunması gereken uluslararası örgütler, fonksiyonlarını icra edememiş ve güçlünün güdümüne girerek istikrar yerine bozgunculuğu tesis etmiştir. Yeryüzü sadece beşeri ve beynelmilel ilişkiler açısından değil, ekolojik açıdan da yıkıma uğramış, tabii dengeler bozulmuştur.


Artık işlemez hale gelmiş yaşlı ve yorgun Batı tarzı uluslararası sistemlerin yerine yerkürenin hem Doğu hem de Batı yakasına huzur, barış ve istikrar getirecek dinamik ve adil sistemler önermeliyiz. Unutulmamalıdır ki, güç ve iktidar inananların eline geçtiğinde onlar yeryüzünde adaletle hükmeder, bozgunculuğu ortadan kaldırırlar.


Şimdi Batının kaba kuvvet ve güç kültürünün yerine, Doğu’nun hak ve değerler kültürünü tesis etme zamanıdır.

Kategoriler:
Makale

Yorumlar

    Henüz Yorum Yapılmamıştır.

Yorum Yaz Mail Adresiniz Yayınlanmayacaktır.